Karanlığa inat yanan yalnız bir ateş...
16 Kasım 2011 Çarşamba 21:30
Aradan 11 yıl geçti. Zaman ne çabuk da akıp gitti. Ahmet Kaya’yı kaybedeli tam 11 yıl oldu! Açıkçası ne yazacağımı bilmiyordum.

Yaşarken anlatılması zor bir insanın ardından bir şeyler yazmak daha da zor. Çünkü sürekli bir yanı eksik kalacak.
Fakat geçmişe
dönüp baktıkça anılar, sonbahar yağmuru gibi damla damla yeniden
birikiyor, inadına canlanıyor. Onun yaşamının son 10 yılına tanıklık
ettim ve bir parçası oldum. Çok şey öğrendiğim zor ama bir o kadar da
güzel 10 yıl! 22 yıl önceydi.
“Avrupa’da kaybolup gitmek mi, yoksa benimle gelip ülkende ejderhalara karşı savaşmak mı istersin?” sorusuyla başlamıştı
Ahmet Kaya’nın
yanında 10 yıl süren bir macera. Ülkeye döner dönmez de büyük bir
konser turnesinde asistanlığım başlamıştı. Her şey çok yeniydi.
Mekanlar, ilişkiler... Farklı bir yaşam. Üstelik sonbaharın
karanlığından daha da karanlığa bürünmüş bir ülke de. En çarpıcı olanı
da, uzaktan tanıdığım
Ahmet Kaya’yı yakından tanımaktı.
Yalnızdı. Oysa uzaktan ne kadar da farklı görünüyordu. Yanında en az
dört-beş kişiden oluşan bir grup, -muhtemelen eski yoldaşları- örgüt
birimi gibi çalışıyor olmalı diye düşünürdüm hep. Organizasyonundan
güvenliğe kadar. Çünkü tek başına
Ahmet Kaya’nın 12
Eylül sonrası karanlıkta varolması başka türlü nasıl mümkün olabilirdi
ki? Kısa sürede bunun böyle olmadığını şaşkınlıkla anlamıştım. Bir tek
inancı, bağlaması ve Gülten Kaya vardı. Her şeye koşturan, hesaplayan,
yeni şarkılara sebep olan, bir örgüt birimine bedel Gülten abla. Sonra
Yusuf abi...
Yusuf Hayaloğlu ile ilk tanışmamız “Kod adı Bahtiyar” albümünün kayıtlarında olmuştu.
Ahmet Kaya’nın
bir anda parlayıp espriye dönüşen anarşist öfkesinin tam zıttı Yusuf
Hayaloğlu. Mavi gözlerindeki o mağrur hüzün, sakallı yüzü ve dal gibi
haliyle bu yalnızlığın dervişane bir diğer yanıydı. Üç farklı insan ve
aynı şarkılara can vermeye çalışan üç telaşlı yürek.
Dört konser olmuştu bu arada. Özal’ın cumhurbaşkanı seçilmesine günler
kala Ankara’daki beşinci konser, salonun önünü saran çevik kuvvet
tarafından “iptal edilivermişti.”
Haberi alır almaz otelden son sürat salon önüne gitmiştik. Salonun önüne
birikmiş olan bine yakın insan “Ahmet! Ahmet” sloganları ve alkışlarla
karşılamıştı. İleriki yıllarda benzer durumlarda çok defa tanık olduğum
onun gözünün karardığı “o an” ile ilk defa karşılaşıyordum. Sert
bakışları kadar sert adımlarıyla kalabalığı yararak salon girişine
ilerliyor, biz de ona yetişmeye çalışıyorduk. Salonun hemen girişinde
duran ilk polise “kim senin amirin?” diye sordu. Bu emrivaki soru
karşısında ne yapacağını şaşıran polis ileride duran 40 yaşlarında
kahverengi deri montlu, elinde telsizli birini gösterdi. Hızlı adımlarla
üstüne doğru gelen
Ahmet Kaya’yı hesapta alttan almak
ister üslupla “sakin olun Ahmet bey. Cumhurbaşkanlığı seçimleri var, bu
nedenle konser iptal edildi.” Ama Ahmet abinin sakinleşeceği yoktu.
“Cumhurbaşkanı’nın benim konserimle ne alakası var karrrdeşim” diye
hesap sormaya devam etti. Bu, içindeki ‘r’ harfine basa basa telafuz
edilen “karrrdeşim”in aslında “kardeşten” çok başka bir anlamı vardı.
Amir bey tokat gibi lafı yemiş, rengi de gitmişti. Birkaç metre ileride
olup bitenleri izleyen ve Ahmet abinin gürleyen sesinden güç alan
kalabalık “Ahmet! Ahmet”! sloganıyla cevap verdi. Ortam iyice gerilmiş,
amir belki de ilk defa ne yapacağına karar veremiyordu.
“Saygılı olun lütfen...” diye devam edecekti ki, Ahmet abinin, “Saygının
da, senin de, Cumhurbaşkanı’nın da...” demesiyle amirin lafı boğazında
kaldı. Akabinde olan olmuş üç kişi yaka paça gözaltına alınmıştık.
Ortalık ana baba günü.
Daha sonra şubede ekiplerin amiri “En azından Ankara’da, sana ikinci
Yılmaz Güney olma fırsatını vermeyeceğim” sözleriyle bizi bırakmıştı.
Oysa O’nun derdi kendisi olmaktı.
Sokaktaki sessizliğe inat “Sizleri en içten devrimci duygularımla
selamlıyorum arkadaşlar” diyerek başladığı konserler, insanları bir anda
korkuyu yenen öfke dalgasına dönüştürüyordu. O dönemde şovenizmin pek
tabanı yoktu. Türk, Kürt ve diğer uluslardan gençler
Ahmet Kaya
konserlerinde aynı coşkuyla aynı sloganları paylaşıyordu. Her konser
bir eyleme dönüşüyordu. Birçoğunun abisi, ablası herhangi bir yakını 12
Eylül’ün gazabına uğramış, ya hâlâ cezaevlerinde ya da henüz yeni
çıkmaya başlamışlardı. Bellekler henüz zayıflamamış, faşizme olan öfke
Ahmet Kaya
ile güç bulmuş, ses bulmuştu. Her şarkısı insanları biraz daha
bütünleştiriyor, birer silaha dönüşüyordu. Şafak Türküsü, An Gelir, Hani
Benim Gençliğim, Bahtiyar... Egemen güçler bu şarkılardan korktu, yeni
şarkıların geleceğini bilmek onların kabusu oldu.
Ahmet Kaya
şarkılarıyla büyüyen bir kuşak, artık salonlara sığmıyor, stadyumlara
akın ediyordu. Baskılar, gözaltılar, peşpeşe açılan davalar bu ağır
sorumluluğun bedeliydi.
Ahmet Kaya’yı nihai olarak
susturma planını egemen güçlerin o günlerde hazırladığını bugün bilmeyen
yok. Ve o büyük yalnızlık. Ejderhalara karşı savaşmanın yalnızlığı.
Dedim ya... uzaktan tanıdığım
Ahmet Kaya’yı daha iyi
tanımaya başlamıştım. Diğer taraftaysa sözüm ona muhalif aydınlar,
sanatçılar ve bunların etkilediği bazı sol yapılanmalar.
“Devrimci arabesk yapıyor! Sol lümpenlik yapıyor!” saldırılarının
bilinçaltında “Biz dururken neden O?” vardı aslında. Her türlü dengeyi
altüst eden “Hilesiz, hurdasız neysek oyuz. Ne olacaksa olsun!” diyen
bir yüreğin tercihini yapmıştı halk. Duygusal bir tercihti bu. Bunu
devrimci bilinçle bütünleştirmeye hazır bir siyasi öncü ortada yoktu. En
büyük yalnızlık da aslında buydu.
Derken, fırtına gibi akıp giden yıllar ve MGD (Magazin Gazeteciler
Derneği) ödül töreni. Kürt Özgürlük Hareketi’nin en zor döneminde
“Kürtçe bir şarkı yaptım, bir de Kürtçe klip çektim. Bunu burada
yayınlayacak yürekte insanların olduğuna inanıyorum. Yayınlamazlarsa
da... Türkiye halklarıyla nasıl hesaplaşacaklarını da biliyorum”
sözleri, toz pembe medya dünyasının içine bomba gibi düşmüştü. Yuhlama,
uçuşan çatal, bıçak ve bozuk paralar. Korkuya köle olanların bu
tepkisine inat “Kürt realitesini kabul etmeyenlerin tepesinden
inmeyeceğim. Bu böyle biline” sözleri düşen bombanın patlayışı olmuştu.
Ödül töreni linç törenine dönüşmüştü.
Zor bela salondan çıkıp eve gelebilmiştik. Televizyon kanallarında “
Ahmet Kaya
bölücü terör örgütü lehine propaganda yaptı!” Flaş haber olarak geçmeye
başlamıştı. Haberleri izlerken Ahmet abinin yüz ifadesine bakıyordum.
“Ne olacaksa olsun!”
Göz göze gelmiştik birden. “Çetinim hele bir cigara ver.”
Bu sigara istemenin ardından kesin bir şeyler söylecekti. Sigaradan
derin bir nefes aldıktan sonra televizyonu başıyla işaret ederek “ya
böyle ol, ya da hiç olma daha iyi!”
Her zaman ve her yerde ejderhalara karşı savaşmak! Yani ölüme meydan okumak. İşte benim 10 yıl süren öğrenciliğimin sonucunda,
Ahmet Kaya’dan öğrendiğim bu oldu. 16 Kasım’da
Ahmet Kaya’yı anmak günümüzdeki ejderhalara karşı savaşarak olur.
Karanlık içinde karanlık zaman içinde zamansızdın.
Havaya savrulan kum taneleri gibi kayıp karanlığa inat yanan ateş kadar yalnızdın.
Biçilmeye hazır buğday değildin sen.
Zaman denizinde meğer, telaşla inip kalkan bir dalgaydın sen.
Ne kadarda çırpınsan ne kadarda boğuşsan, ömrün... ömrümüz... sahile varıncaya kadar.
Ustam, abim...
Sahilde, yine arsız bir çocuk var.
Durmadan, durmadan dalgalara taş atar, taş atar...
Çetin Oraner
16 Kasım 2011 / Özgür Gündem
Bu haber toplam 610 defa okundu.
Bu içeriğe ait yorum yok. İlk ekleyen siz olmak ister misiniz?