Yazı Boyutu : Yazıyı Küçült Yazuyu Büyüt
Aşk Şarkılarının Unutulmaz Solcusu

Aşk Şarkılarının Unutulmaz Solcusu

24 Ocak 2012 Salı 16:51
Sevgili okur yazarlarım, bu hafta konuğum Ahmet Kaya. Görüşmeye giderken ondan nefret ediyordum. Fakat yaşlanıyor muyum ne, onu görünce bir garip oldum.
 Herşeyden bıkmış gibi bir hali vardı. Tek tesellisi, son kaseti "Dosta Düşmana Karşı" gibiydi. İçimi bir garip hüzün kapladı...
, 23.05.2001
Sevgili okur yazarlarım, bu hafta konuğum Ahmet Kaya. Görüşmeye giderken ondan nefret ediyordum. Fakat yaşlanıyor muyum ne, onu görünce bir garip oldum. Herşeyden bıkmış gibi bir hali vardı. Tek tesellisi, son kaseti "Dosta Düşmana Karşı" gibiydi. İçimi bir garip hüzün kapladı... Şu anda dışarıda öyle bir hava var ki, insanın canı kurbanlık inek gibi koşturmak istiyor. Fakat itfaiye üzerimize su sıkabilir ve ateş açabilir; bu yüzden dergide oturup yazı yazmak çok daha güvenli. Fotoğraflardan da anlayabileceğiniz gibi bu haftaki konuğumuz Ahmet Kaya. Ne yalan söyleyeyim, görüşmeye gitmeden önce ondan nefret ediyor, televizyonda gördüğümde kanal değiştiriyordum. Röportaj için sabah 10.30'da arayıp da uyuyan sesiyle karşılaştığımdaysa iyice terbiyesizleşmiş, onun hâlâ kış uykusundan uyanmadığını düşünüp şeytan gibi içimden gülmüştüm. Uykulu sesini duyar duymaz sakalları aklıma geldi ve onu birkaç saat sonra yeniden arayacağımı söyleyip kapattım. Seksenbeş yılında ilk albümü çıktığında ben lise 1'e gidiyordum. O yaşlarda anlasanız da anlamasanız da biraz solcu olmaya özenirsiniz. Nazım Hikmet'in, Attilâ İlhan'ın şiirlerini anlamadığım ve arabesk dinlemeyi de kendime yediremediğim için şarkıları hoşuma gitmişti. Hatta durum öyle bir hal aldı ki, bu dava şarkıları bir süre sonra aşk acısı çeken gençler tarafından daha çok dinlenir oldu. Yani şarkıların ideolojik oluşu değil, İbrahim Tatlıses'in deyimiyle "ciğer sökücü" olmasıydı önemli olan. Hatta annemin bir entel arkadaşı bize geldiğinde ona yaranmak için Ahmet Kaya'nın kasetini dinletip, bir bakıma "Yani sen entelsin ama biz de boş değiliz" demeye getirmiştim. O günü hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor. Çünkü annemin arkadaşı "Ayça, bu müziği dinlediğine inanamıyorum" demişti. İşte böyle derin bir intikam hissiyle Ahmet Kaya'yı birkaç saat sonra tekrar aradım. Bana adresi verdikten sonra "Kapıda bir de gri jeep var" dedi. O zaman önyargılarım önüme serildi ve yazının çatısını aşağı yukarı belirlediğimi düşündüm. Baksanıza; dava şiirleri, yürek sökücü melodileri ve kapıdaki gri jeep. Ama durum bu kadar basit değildi... * * * Geçenlerde kafamda iki tel beyaz saç gördüğümden beri derin düşünceler içindeyim sevgili okur yazarlar. İlk işim gidip kendime topuklu bir ayakkabı almak oldu. Ne bileyim, olgunluk çağımın tadını çıkarmak istiyorum sanırım. Ayağımı burka burka, sakar kokoşlar gibi Ahmet Kaya'nın ev ve işyeri olarak kullandığı Levent'teki üç katlı evine gittim. Kapıda gerçekten bir gri jeep ve iki tane de dev gibi Sivas Kangal... "Kapıdaki köpek" fıkrasını size anlatmış mıydım? Hani bir postacı evin önünde "Çok tehlikeli köpek" yazısını görüyor ve köpeğin dişlerinin olmadığını görünce şaşırıyor. Postaları evsahibine teslim ettikten sonra adama dönüyor ve "Bu köpeğin dişleri yok. Neden çok tehlikeli yazdınız" diye soruyor. Evsahibi şöyle diyor: "Isıramaz ama fena emer." Bu fıkrayı hatırlayıp gülerek evden içeri giriyorum. O ne! Bu kez de küçük bir süs köpeği bana havlamaya başlıyor. Ve röportaj boyunca hiç durmadan havlıyor. Kayıt stüdyosu olarak kullandığı evin alt katındaki bekleme odasına iniyorum ve bizim foto Muzaffer ve Ahmet Kaya'yla karşılaşıyorum. Ahmet Bey, köyağaları gibi koltuğun üzerinde bağdaş kurmuş. Ben içeri girince toparlanıyor ve el sıkışıyoruz. Elimi sıkarken "Hoşgeldin gözüm" diyor. Bir yandan topuklu ayakkabılar ayağımı terbiye etmeye çalışıyor, bir yandan ben kayıt cihazını ayarlamaya çalışıyorum. Bu süre içindeyse hiç konuşmuyorum. Ortamın sessizliğinden rahatsız olduğunu tahmin ettiğim Ahmet Kaya "Kayıt ediyor mu" diyor. Ben de "Ediyor" diyorum. Yani sohbetimiz çok güzel... * * * Röportajların en fena yanı başlangıcıdır. Bir de tabii eskiden kalma bir garezim var adama. Fakat onun halinde hiç de öyle kin yapılacak bir durum yok. Sanki sonunu beklemek için manastıra kapanmış bir adam gibi öylece duruyor. Canı ne gülmek istiyor ne de konuşmak. O zaman işin içinde bir şeyler olduğunu sezip başlıyorum konuşmaya. İtiraf yasasından yararlanmak için ona ilk albümünü seksenlerde beğenerek dinlediğimi söylüyorum. Ama bunu o kadar zor söylüyorum ki, vücudum patlayıp evin her tarafına yapışacak diye korkuyorum. Derken ayakkabı sıkmasından dolayı topuğumun patladığını hissediyorum ve ucuz atlattığımı düşünerek ona entelektüel zümrenin kendisinden neden kıl kaptığını soruyorum. O zaman bana biraz karışık bir şeyler söylüyor. Tam olarak anlamıyorum, kelimeleri açmaktansa hareketleri açmak çok daha verimli sonuç verir. Bu yüzden soruyu es geçip sürekli havlayan küçük süs köpeği "Pako"ya "Sus bakiym, hııı" diyorum. Fakat köpek benden fena halde kıllanmış, sürekli yüzüme baka baka havlıyor. Muzaffer de sağolsun beni rahatlatıyor ve "Allah Allah, bana hiç böyle yapmadı" diyor. Hemen ona 13. bakışımı fırlatıp Ahmet Kaya'ya da sahte bir tebessüm atıyorum. Ahmet Kaya'ysa pek gülmüyor. Ama öyle kendini beğenmiş de değil, bir garip. Herşeyden bıkmış gibi bir hali var. O zaman üzülüyorum... * * * Akşam olmak üzere. Ortamdan ve Ahmet Kaya'nın tavırlarından, içimi bir akşam hüznü kaplıyor. Suçluluk duygusuyla karışık pis bir duygu. Dizinin dibinde uyuyan Pako bile üzüyor beni. Sanki Ahmet Kaya'ya bir şey olsa köpek de yaşayamazmış gibi dip dibeler. Ahmet Kaya da ona "Oğlum benim" diyor fakat pek yüz vermiyor. 1957 Malatya doğumlu olduğunu, ilk sazını babasının aldığını söylüyor ve Tekel 2000'inden bir fırt çekip ekliyor: "16 yaşından beri bu işlerin içindeyim." Ona bir zamanlar politik hareketlere katılıp katılmadığını sorunca biraz düşünüyor, biraz da içinden gülüyor ve "Katıldım tabii, katılmaz olur muyum! Zor dönemler geçirdim. Albümlerim kırk defa toplatıldı. Ama geçti o günler" diyor. Fotoğraf çekimi için evine çıkarken duvarda halılar, sazlar ve fluorasan ışık bekliyordum ama içeri girer girmez İnternet'e bağlı bilgisayar, piyano, Kenwood müzik seti, dev ekran televizyon ve büyükçe bir de kütüphaneyle karşılaşıyorum. Güzel ve sade bir evi var. Her tarafta saksı saksı çiçekler. Dışarıdaki köpekler hemen camın önüne koşuyor, Ahmet Kaya da demirlerden içeriye burnunu sokan hayvanları seviyor. Tekinin ismi Ayı, tekinin de Kız. Bu arada ben kitaplara bakıyorum. Birçoğunun kapağını tanıyorum. Piyasada bulunmazlar ama bizimkilerin kütüphanesinde küçüklüğümden beri görürdüm. Onları görünce "Bu kitapların hepsini okudunuz mu" diye sordum. "Hepsini ikişer kere okumuşumdur" dedi. "Bırakın şimdi" diye gülünce "Gerçekten öyle" diye üsteledi. Ama sanırım bunu benim Aktüel'in derin entelektüel yazarlarından olmadığımı anlayınca rahatlayıp söyleyebildi. Eğer oraya keçi sakalımla gitmiş olsaydım ne ben böyle bir soru soracaktım, ne de o iki kere okuduğunu söyleyecekti. Piyanonun üzerinde küçük bir çocuk resmi var. Ona baktığımı görünce "Kızım Melis" diyor. Annesinin nerede olduğunu soruyorum, "Evliyiz ama herkes her yerde" diyor. Fazla üstelemiyorum. İnternet'e çok takılıyormuş. Müthiş bir şeymiş. Bir keresinde 48 saat aralıksız sörf yapmış (Elektrikli sörf). Ona neden hep aynı şeyleri yaptığını soruyorum, "Benim bir dinleyici kitlem var. 1.5 milyondan az satınca uykularım kaçıyor. Yenilik yaparsam insanlar almayabilir albümü" diyor. O zaman ona "Almasınlar, siz kendinizi tüketmiyor musunuz aynı şeyleri yaptıkça" diye çıkışınca, o zaman bana bir cevap veriyor ama şimdi hatırlamıyorum. Sadece "Zaten ben tükenmişim anlasana. Umurumda değil" gibi bir cevap hissediyorum. Şarkılarının "insana çekip gitme isteği verdiğini" söylüyor Ahmet Kaya. Ona "Evet, herkes çekip gitmek istiyor ama giderken müziği kesince nereye gittiğini şaşırıyor insan" deyince ilk kez seslice gülüyor... * * * Ev çok karanlıktı. Neden bu kadar karanlıkta oturduğunu merak ettim. "Ben karanlığı seviyorum" dedi ve çok yakın bir doktor arkadaşının ona yaptığı elektrikli kandili gösterdi. Ateş görüntüsü veren ampul, gazlıymış gibi duran kandilin altında da açma kapama düğmesi. Bu elektrikli kandil, onunla ilgili düğümleri çözmüştü. Doğal ve açıksözlü biri. Rakısını aldı, yeşil eriğini getirdi, büyük koltuğuna oturdu. Ve ısrarlarımıza dayanamayarak son albümü "Dosta Düşmana Karşı"yı koydu teybe. Satışlarının çok iyi gittiğini ve yine 1.5 milyon sınırını aşacağını söylediği bu albümü anlatırken ara sıra tişörtü göbeğinin üzerine düşüyor, o da aşağı çekiyordu. Onunla entelektüellerden, Ruhi Su'dan, Ruhi Su'nun şarkılarını yeniden söylemesi durumunda kimbilir ne biçim eleştiri alacağından, hayattan filan konuştuk. Sohbeti hoş, sakin ve samimi. Açıkçası, tanışmadan önceki düşüncelerimden ötürü oldukça mahcubum. Bu arada o içten ve güzel bir dille konuşurken, biz Muzaffer'le ye şil eriklere saldırmış, çaktırmadan ona en güzel mesajı vermiştik: Dünyada herkes yeşil erik peşinde. Gerisinin ne önemi var? Tanıştığımızdan ötürü memnun olduğumuzu söyleyip oradan ayrılırken, onun şu sözleri kulağımda çınlıyordu: "Hayata yeniden gelip daha iyi şeyler yapmak isterdim."

Bu haber toplam 328 defa okundu.
  • Bu içeriğe ait yorum yok. İlk ekleyen siz olmak ister misiniz?

    KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER


    SİTE ANKET

    Sitemize nereden ulaştınız ?

    Anket Sonuçları
    

    Copyright © 2012 Ahmet Kaya

    Sitedeki her türlü materyalin, içeriğin ve görsellerin her hakkı saklıdır, izinsiz kullanılamaz.

    Kullanım Şartları   |   Gizlilik   |   Sitene Ekle   |   Sitemap   |   Site Haritası   |   RSS