Yazı Boyutu : Yazıyı Küçült Yazuyu Büyüt
Ölüm Oyunu

Ölüm Oyunu

27 Ocak 2012 Cuma 21:53
İnsanlar neden mezarlık ziyaretine gider? Kendileri için mi, ölüler için mi? Bu soruyu Perelachase Mezarlığı'nı dolaşırken Nedim Gürsel'e sordum, Paris'te ....

İnsanlar neden mezarlık ziyaretine gider? Kendileri için mi, ölüler için mi? Bu soruyu Perelachase Mezarlığı'nı dolaşırken Nedim Gürsel'e sordum, Paris'te kirli sarı bir sonbahar gününde mezar kültünün başyapıtlarının bulunduğu bir mezarlıkta dolaşıyorduk. Tedirgin bir sessizliği paylaşıyorduk. Güneş o tedirgin ruhlarımıza dokunuyordu. Arada bir esen rüzgar, ağaçlardan çoktan dökülmüş ve dökülen yaprakları mezarların arasına savuruyordu. 


Bir gün önce binlerce kişinin mezarına, tabutuna ulaşmak için birbirini ittiği, ezdiği Ahmet Kaya'nın mezarlığının önünden geçerken etrafta hiç kimse gözükmüyordu. Çok değil aradan 12 saat bile geçmemişti. Dün mahşeri bir kalabalık bugün koca bir yalnızlık. Ezilenler, bayılanlar, sloganlar yoktu. Herhangi bir mezarın önünden geçer gibi geçtik ağır aksak adımlarımızla Ahmet Kaya'nın önünden. Ölüm bu olmalı işte. Ölüm bir yalnızlık. Sonsuz olanından...

"Ben gitmem ama benim mezarıma gelsinler isterim. Ama mezarıma geleceklerine kitaplarımı okusunlar tercih ederim." diyor Nedim Gürsel.

Bir yazarı yazar yapan da bu mu yoksa. Ölüm korkusu mu, unutulma endişesi mi... Neden bunca ölüm yazısı yazılıyor. Neden kimi ölümler lanetlenirken kimileri kutsanıyor. Ben aslında bu soruyu, bu konu üzerine kafa yoran Cezmi Ersöz'e de sormak isterim: Neden ölüm üzerine yazar insan. Ölüm korkusu mu, hayat korkusu mu...

Ve ölüm neden bu kadar cazip geliyor insanlara, siz mesela neden bu kadar iç karartıcı bir meseleye kafa yoruyorsunuz, zaman ayırıyor, okuyorsunuz?
Bir ilgi var, tartışılmayan. Bilinmeyene bir ilgi belki de...
Ölüm bir nokta değil mi sonuçta. Keskin köşeli bir nokta.

Şakaya gelmeyecek bir nokta.

Bilmem farkında mısınız ama şu günlerde büyük şehirlerin iyi isimli liselerinde birer gizli örgüt endişesi ile sır dolu ölüm oyunları oynanıyor. Çocuklar susuyor, aileler susuyor, okul yöneticileri susuyor ve çocuklar ölüyorlar. İntihar ediyorlar. Birbirlerine beraber öleceğiz diye söz veriyorlar. Sözlerini tutuyorlar.

Bir araya gelen liseli çocuklar kartlarla yeni roller veriyorlar birbirlerine. Kartları dağıtıp o kartların üzerindeki kişiliklere bürünüyorlar. Ve bir süre sonra gerçek hayatla roller birbirine karışıyor. Ölüm kolay değil, diri ve güçlü karakterler istiyor. Ve hatayı affetmiyor. 16-17 yaşında çocuklar ne yapacaklarını bilemedikleri için ölüme sarılıyorlar. Medet umuyorlar... Kimse nedir bu oyun diye sormuyor?

Basının tavrı ise ortada. Gazeteler her liseli intiharının ardından bildik klişeyi tekrar ediyor. "Satanistler intihar etti." Çünkü onlara göre tek satanistler intiharı seçer bu dünyada. Ölümü onlar kutsamıştır bir tek sanki...
Bu oyunun kaynağı bir başka edebi eser olarak gösteriliyor. Yüzüklerin Efendisi'nden alıntılar olduğu iddia ediliyor. Ama oyun işte. Sadece bir oyun. Değil ama oyunla ölüm yer değiştiriyor.

Ölümle oyun olmaz.

Ölümün onuru olur mu, peki...
Onursuzdur her ölüm. Aslolan hayattır çünkü. Hayatın onuru vardır. Gerisi koca bir boşluk yerçekimi olmayan bir boşluk. Bir mezar taşı için ya da afili bir cenaze töreni için mi yaşayacaktır insan. Yoksa hayat için mi... Peki hayatın bedeli ölüm olabilir mi?


O zaman Filistin'de neden 250 kişi öldü diye de sormak gerekiyor. "Onurları incindiği için..." demek çok mu yanlış olur.

O çocukları nereye koymak gerekiyor. Karşılarında silahlı askerlere taş atan. Bile bile ölüme giden çocuklar.
Ya da bir mezarı bile olmayanlar var...


Mezar dediğin ne ki. Olsa olsa ölümün son adresi, o kadar. 1991 yılının ilkbahar mevsiminde Hakkari'nin Çukurca'sında dağın eteklerine kepçeler ile dozerler ile mezarlar açılıyordu. 500 bin Kürt sınıra yığılmış çocukların ölü bedenlerini gömecek yer bulunamıyordu. Ölü kokusu duydunuz mu hiç hayatınızda? Çok incitici bir kokudur... Aslında mezarlıklar ölü kokmaz. Ama işte ilk kez bir mezarlık ölü kokuyordu. Çocuklarını gömdüler ve bir daha dönmemek üzere mezarlığı terk ettiler, kendi topraklarına döndüler. Ölümün adresi yoktu onlar için. Sanki mezarlıklar doğru adres mi ölüm için?

Ölümün ilk bakışta unutuş olması gerekiyor ama... Olmuyor işte. Cemal Süreya'nın dediği gibi "Her Ölüm Erken Ölümdür..." mü. Yoksa erken, zamansız ve beklenmedik ölümler daha mı çok can yakıyor. Şehit Aileleri Derneği başkanı Şencan Bayramoğlu ile bir stüdyonun ışıkları altında sözcükleri itinayla seçerek konuşuyoruz. Eşini normal nedenlerden kaybetmiş, oğlunu ise askerdeyken pusuda yitirmiş...

"Bu Acı Diner mi?" diye soruyorum. "Dinmez" diyor. "Ben Yaşadıkça Dinmez. "Anladım ki Diğer Acılar Evladını Vakitsiz Kaybetme Acının Yanı Da Çok Değersiz Kalıyor."

Dinmezse bu acı hayata nasıl sıra gelecek. Bunca ölümü bu ülke nasıl aşacak, unutacak.
Bir başka acılı baba Boray Uras kızını bir trafik kazasında ölümün soğuk kollarına teslim edince yürümeye başladı. Olmayacak, olmayacağını bildiği yasalar için yürüyor. Bir babanın ya da herhangi bir ananın ölüm acısını anlamak gerek. Her ölüm, kalanlara korkunç bir mirası da bırakıyor. Hayatta ne kadar bağlantılıysa kalpler ölümde de o kadar ayrılmaları zorlaşıyor.

İnsan ne zaman ölür peki?

Eleni Karaindrou'nun film müziklerini ne zaman dinlesem benim hakkıma ölüm geliyor. Herhangi biri değil de ölümün kendisi. Ta kendisi hem de...
"Ölüm Adildir Aynı Haşmetle
Vurur Şahı Fakiri"
Paris'in içindeki Perelachese Mezarlığı'nda yürürken Nedim Gürsel "Müslüman Mezarlığı" adlı hikayesinden yola çıkarak ölümün kendine düşündürdüklerini anlatıyor. Etrafta birkaç aile var. Jim Morrison'ın başında ise bomboş mezarlıkların tersine gençler... Özlemden çok mezar taşına özenti ile bakıyorlar. Kimi bir cigaralık bırakmış kimi bir mandalina. Diğerlerinin tersine çiçek ya bir ya da iki tane Jim Morrison'un mezarının başında.
Bir rock efsanesinin mezarına neden gelir ki insan? Neyi arar acaba, neyi bulmak ister... Neye özenir. Hızlı yaşayıp genç ölmeye mi. Mezarlıklar hızlı yaşayıp genç ölen ve unutulup giden insanlarla yeterinden fazla dolu değilmiş gibi zaten...

Dönüşte yine Ahmet Kaya'nın mezarı önünden geçiyoruz. Yine bomboş. İnsan bir gün önceki kalabalığı görünce birkaç kişiyi olsun gözü arıyor. Ama ölüm biraz da nankör olmalı.. Nedim Gürsel bir türküden bahsediyor.
"Yine gurbet ele düştü yolumuz kim bilir nerelerde kalır ölümüz", "Bu mezarlık tam da bu şarkıyı anlatıyor işte.." diye ekliyor ardından.

Hayat şaşırtıyor insanı. Bir çınar gölgesinde huzur ararken kendini Moskova'da Paris'te ebedi bir yalnızlıkta etrafında hayatın boyunca hiç tanımadığın insanların arasında soğuk ve sessiz bir mezarlıkta bulabiliyor işte.
Etrafta yapraklar çıplak ağaçlar, haçlar ve devasa mezarlıklar var. Bir kasvet beklerken bir huzur var. Hüzün ve huzur bir arada olur mu. Böylesine bir mezarlıkta oluyor işte... Ya da mevsimi nedir ölümün... Ya da hangi mevsimde ölmeli insan?

 Cüneyt Özdemir

Bu haber toplam 539 defa okundu.
  • Bu içeriğe ait yorum yok. İlk ekleyen siz olmak ister misiniz?

    KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER


    SİTE ANKET

    Sitemize nereden ulaştınız ?

    Anket Sonuçları
    

    Copyright © 2012 Ahmet Kaya

    Sitedeki her türlü materyalin, içeriğin ve görsellerin her hakkı saklıdır, izinsiz kullanılamaz.

    Kullanım Şartları   |   Gizlilik   |   Sitene Ekle   |   Sitemap   |   Site Haritası   |   RSS