
İnsanlar neden mezarlık ziyaretine gider? Kendileri için mi, ölüler için mi? Bu soruyu Perelachase Mezarlığı'nı dolaşırken Nedim Gürsel'e sordum, Paris'te kirli sarı bir sonbahar gününde mezar kültünün başyapıtlarının bulunduğu bir mezarlıkta dolaşıyorduk. Tedirgin bir sessizliği paylaşıyorduk. Güneş o tedirgin ruhlarımıza dokunuyordu. Arada bir esen rüzgar, ağaçlardan çoktan dökülmüş ve dökülen yaprakları mezarların arasına savuruyordu.
Bir gün önce binlerce kişinin mezarına, tabutuna ulaşmak için birbirini ittiği,
ezdiği Ahmet Kaya'nın mezarlığının önünden geçerken etrafta hiç kimse
gözükmüyordu. Çok değil aradan 12 saat bile geçmemişti. Dün mahşeri bir
kalabalık bugün koca bir yalnızlık. Ezilenler, bayılanlar, sloganlar yoktu.
Herhangi bir mezarın önünden geçer gibi geçtik ağır aksak adımlarımızla Ahmet
Kaya'nın önünden. Ölüm bu olmalı işte. Ölüm bir yalnızlık. Sonsuz olanından...
"Ben gitmem ama benim mezarıma gelsinler isterim. Ama mezarıma
geleceklerine kitaplarımı okusunlar tercih ederim." diyor Nedim Gürsel.
Bir yazarı yazar yapan da bu mu yoksa. Ölüm korkusu mu, unutulma endişesi mi...
Neden bunca ölüm yazısı yazılıyor. Neden kimi ölümler lanetlenirken kimileri
kutsanıyor. Ben aslında bu soruyu, bu konu üzerine kafa yoran Cezmi Ersöz'e de
sormak isterim: Neden ölüm üzerine yazar insan. Ölüm korkusu mu, hayat korkusu
mu...
Ve ölüm neden bu kadar cazip geliyor insanlara, siz mesela neden bu kadar iç
karartıcı bir meseleye kafa yoruyorsunuz, zaman ayırıyor, okuyorsunuz?
Bir ilgi var, tartışılmayan. Bilinmeyene bir ilgi belki de...
Ölüm bir nokta değil mi sonuçta. Keskin köşeli bir nokta.
Şakaya gelmeyecek bir nokta.
Bilmem farkında mısınız ama şu günlerde büyük şehirlerin iyi isimli liselerinde
birer gizli örgüt endişesi ile sır dolu ölüm oyunları oynanıyor. Çocuklar
susuyor, aileler susuyor, okul yöneticileri susuyor ve çocuklar ölüyorlar.
İntihar ediyorlar. Birbirlerine beraber öleceğiz diye söz veriyorlar. Sözlerini
tutuyorlar.
Bir araya gelen liseli çocuklar kartlarla yeni roller veriyorlar birbirlerine.
Kartları dağıtıp o kartların üzerindeki kişiliklere bürünüyorlar. Ve bir süre
sonra gerçek hayatla roller birbirine karışıyor. Ölüm kolay değil, diri ve
güçlü karakterler istiyor. Ve hatayı affetmiyor. 16-17 yaşında çocuklar ne
yapacaklarını bilemedikleri için ölüme sarılıyorlar. Medet umuyorlar... Kimse
nedir bu oyun diye sormuyor?
Basının tavrı ise ortada. Gazeteler her liseli intiharının ardından bildik
klişeyi tekrar ediyor. "Satanistler intihar etti." Çünkü onlara göre
tek satanistler intiharı seçer bu dünyada. Ölümü onlar kutsamıştır bir tek
sanki...
Bu oyunun kaynağı bir başka edebi eser olarak gösteriliyor. Yüzüklerin
Efendisi'nden alıntılar olduğu iddia ediliyor. Ama oyun işte. Sadece bir oyun.
Değil ama oyunla ölüm yer değiştiriyor.
Ölümle oyun olmaz.
Ölümün onuru olur mu, peki...
Onursuzdur her ölüm. Aslolan hayattır çünkü. Hayatın onuru vardır. Gerisi koca
bir boşluk yerçekimi olmayan bir boşluk. Bir mezar taşı için ya da afili bir
cenaze töreni için mi yaşayacaktır insan. Yoksa hayat için mi... Peki hayatın
bedeli ölüm olabilir mi?
O zaman Filistin'de neden 250 kişi öldü diye de sormak gerekiyor.
"Onurları incindiği için..." demek çok mu yanlış olur.
O çocukları nereye koymak gerekiyor. Karşılarında silahlı askerlere taş atan.
Bile bile ölüme giden çocuklar.
Ya da bir mezarı bile olmayanlar var...
Mezar dediğin ne ki. Olsa olsa ölümün son adresi, o kadar. 1991 yılının
ilkbahar mevsiminde Hakkari'nin Çukurca'sında dağın eteklerine kepçeler ile
dozerler ile mezarlar açılıyordu. 500 bin Kürt sınıra yığılmış çocukların ölü
bedenlerini gömecek yer bulunamıyordu. Ölü kokusu duydunuz mu hiç hayatınızda?
Çok incitici bir kokudur... Aslında mezarlıklar ölü kokmaz. Ama işte ilk kez
bir mezarlık ölü kokuyordu. Çocuklarını gömdüler ve bir daha dönmemek üzere
mezarlığı terk ettiler, kendi topraklarına döndüler. Ölümün adresi yoktu onlar
için. Sanki mezarlıklar doğru adres mi ölüm için?
Ölümün ilk bakışta unutuş olması gerekiyor ama... Olmuyor işte. Cemal
Süreya'nın dediği gibi "Her Ölüm Erken Ölümdür..." mü. Yoksa erken,
zamansız ve beklenmedik ölümler daha mı çok can yakıyor. Şehit Aileleri Derneği
başkanı Şencan Bayramoğlu ile bir stüdyonun ışıkları altında sözcükleri
itinayla seçerek konuşuyoruz. Eşini normal nedenlerden kaybetmiş, oğlunu ise
askerdeyken pusuda yitirmiş...
"Bu Acı Diner mi?" diye soruyorum. "Dinmez" diyor.
"Ben Yaşadıkça Dinmez. "Anladım ki Diğer Acılar Evladını Vakitsiz
Kaybetme Acının Yanı Da Çok Değersiz Kalıyor."
Dinmezse bu acı hayata nasıl sıra gelecek. Bunca ölümü bu ülke nasıl aşacak,
unutacak.
Bir başka acılı baba Boray Uras kızını bir trafik kazasında ölümün soğuk
kollarına teslim edince yürümeye başladı. Olmayacak, olmayacağını bildiği
yasalar için yürüyor. Bir babanın ya da herhangi bir ananın ölüm acısını
anlamak gerek. Her ölüm, kalanlara korkunç bir mirası da bırakıyor. Hayatta ne
kadar bağlantılıysa kalpler ölümde de o kadar ayrılmaları zorlaşıyor.
İnsan ne zaman ölür peki?
Eleni Karaindrou'nun film müziklerini ne zaman dinlesem benim hakkıma ölüm
geliyor. Herhangi biri değil de ölümün kendisi. Ta kendisi hem de...
"Ölüm Adildir Aynı Haşmetle
Vurur Şahı Fakiri"
Paris'in içindeki Perelachese Mezarlığı'nda yürürken Nedim Gürsel
"Müslüman Mezarlığı" adlı hikayesinden yola çıkarak ölümün kendine
düşündürdüklerini anlatıyor. Etrafta birkaç aile var. Jim Morrison'ın başında
ise bomboş mezarlıkların tersine gençler... Özlemden çok mezar taşına özenti
ile bakıyorlar. Kimi bir cigaralık bırakmış kimi bir mandalina. Diğerlerinin
tersine çiçek ya bir ya da iki tane Jim Morrison'un mezarının başında.
Bir rock efsanesinin mezarına neden gelir ki insan? Neyi arar acaba, neyi
bulmak ister... Neye özenir. Hızlı yaşayıp genç ölmeye mi. Mezarlıklar hızlı
yaşayıp genç ölen ve unutulup giden insanlarla yeterinden fazla dolu değilmiş
gibi zaten...
Dönüşte yine Ahmet Kaya'nın mezarı önünden geçiyoruz. Yine bomboş. İnsan bir
gün önceki kalabalığı görünce birkaç kişiyi olsun gözü arıyor. Ama ölüm biraz
da nankör olmalı.. Nedim Gürsel bir türküden bahsediyor.
"Yine gurbet ele düştü yolumuz kim bilir nerelerde kalır ölümüz",
"Bu mezarlık tam da bu şarkıyı anlatıyor işte.." diye ekliyor
ardından.
Hayat şaşırtıyor insanı. Bir çınar gölgesinde huzur ararken kendini Moskova'da
Paris'te ebedi bir yalnızlıkta etrafında hayatın boyunca hiç tanımadığın
insanların arasında soğuk ve sessiz bir mezarlıkta bulabiliyor işte.
Etrafta yapraklar çıplak ağaçlar, haçlar ve devasa mezarlıklar var. Bir kasvet
beklerken bir huzur var. Hüzün ve huzur bir arada olur mu. Böylesine bir
mezarlıkta oluyor işte... Ya da mevsimi nedir ölümün... Ya da hangi mevsimde
ölmeli insan?
Cüneyt Özdemir

Copyright © 2012 Ahmet Kaya
Sitedeki her türlü materyalin, içeriğin ve görsellerin her hakkı saklıdır, izinsiz kullanılamaz.